© Online Gazete 2023

Güvenlik: Paranoyak olabilirsiniz

Teknoloji artık her yerde, peki güvenlik kaygısına ne demeli?

WhatsApp uygulamasının kullanıcı sözleşmesini güncellemesi uyandırdığı yankı ile geçtiğimiz haftaya damga vurdu. Veri paylaşımı ve gizliliğine dair endişeye kapılan kullanıcılar tüm sosyal mecralarda “WhatsApp’ı siliyoruz” etiketiyle milyonlarca paylaşım yapmakla kalmayıp, kalabalıklar halinde farklı mesajlaşma uygulamalarına geçerek adeta bir dijital göç gerçekleştirdi. Global Web Index’in verilerine göre, kişi başına 9.6 sosyal medya hesabıyla dünya sıralamasında 11. sırada yer aldığımızı ve en çok kullandığımız uygulamanın WhatsApp olduğunu göz önünde bulundurduğumuzda, konunun gündemimizde neden bu kadar önemli bir yer tuttuğunu anlamak mümkün. We Are Social ve Hootsuite tarafından hazırlanan Digital 2020 raporunda yer alan veriler de sosyal medyanın hayatımızdaki yerini doğrular nitelikte. Rapora göre, ülkemizde 16 ve 64 yaş arasındaki kişilerin günlük ortalama internet kullanımı 7 saat 29 dakika ve bunun yaklaşık üç saati sosyal medyada geçiyor. Yine aynı rapor, Türkiye’deki internet kullanıcılarının yüzde 63’ünün karşılaştıkları içeriklerin gerçekliği konusunda şüphe duyduklarının, yüzde 58’inin ise şirketlerin kişisel verilerini nasıl kullandıklarına ilişkin endişe duyduklarının altını çiziyor. Yani, dijital dünya bizi ne kadar endişelendirse de onsuz yapamıyoruz. Bu noktada, bir soruyu cevaplamak önem arz ediyor: Dijital çağda gizliliği korumak mümkün mü?

10 beğeni ile sizi iş arkadaşınızdan, 150 beğeni ile anne-babanızdan daha iyi tanımak mümkün.

WhatsApp güncellemesinin bu denli tepki çekmesindeki en önemli etken, kullanıcıların yazışma içeriklerinin takip ve analiz edilerek farklı kurumlarla paylaşılmasına yönelik endişelerdi. Peki, sosyal medyada tarafımızca üretilen içeriklerin (mesaj, video ve fotoğraf gibi) analiz edilmesinin ve farklı kurumlarla paylaşılmasının önüne geçmek gizliliğimizi güvence altına almak için yeterli mi? Diğer deyişle, tek risk unsuru tarafımızca üretilen içerikler mi? Araştırmalar, sadece kendi içeriklerimizin değil, sosyal medyadaki tüm etkileşimlerimizin bize dair önemli ipuçları taşıdığını işaret ediyor. Öyle ki, bir kullanıcının yalnızca beğenilerini analiz ederek dahi kullanıcı hakkında oldukça önemli bilgilere erişmek mümkün. University of Cambridge’den Wu Youyou ve David Stillwell ile Stanford University’den Michal Kosinski’nin Facebook verileriyle yürüttüğü çalışma sonuçları kullanıcıların ortalama 227 beğenileri olduğunu gösteriyor. Çarpıcı olan nokta ise, bir kullanıcıyı 10 beğenisini inceleyerek iş arkadaşlarından, 70 beğenisi ile yakın arkadaşlarından, 150 beğenisi ile ebeveynlerinden, 300 beğenisi ile eşinden daha iyi tanımanın mümkün olması.

Daha iyi tanımak derken…

Michal Kosinski, David Stilwell ve Microsoft Research’ten Thore Graepel’in yürüttüğü bir başka çalışmanın sonuçları ise beğeniler aracılığıyla kullanıcıların medeni halini, ebeveynlerinin medeni halini, sigara ve keyif verici madde kullanım durumunu, etnik kökenini, dini inancını, politik görüşünü ve cinsel eğilimini belirlemenin mümkün olduğunu gözler önüne seriyor. Yani, gönderilerimizin analiz edilmesinden elde edilebilecek bilgiden belki çok daha fazlasını yalnızca başka kullanıcıların gönderilerini beğenerek kendimiz sağlamış oluyoruz. Cambridge Üniversitesi, Psikometri Merkezi tarafından geliştirilmiş Apply Magic Sauce aracını ziyaret ederek, Facebook, Twitter, LinkedIn platformlarındaki beğenileriniz ve/veya profilinizde paylaşmış olduğunuz diğer içeriklerin, ya da tarafınızca yazılmış bir metnin sizin psikolojik ve sosyolojik profiliniz hakkında oldukça kritik bilgileri kolaylıkla açığa çıkardığını görebilirsiniz. Kişilik özellikleriniz, dininiz, politik görüşünüz, liderlik yetkinliğiniz, ilişki durumunuz, yaşamdan duyduğunuz tatmin ve tüm bunlara ek olarak sanat, siyaset, finans, tarih, tıp, psikoloji gibi birçok alandan her birine ne kadar ilgi duyduğunuza dair detaylı bir analize ulaşmanın yalnızca birkaç saniye sürdüğünü göreceksiniz. Mesajlaşma geçmişini analiz etmeye gerek olmadan, yalnızca dijital ayak izlerinin küçük bir kısmıyla dahi bu denli hassas bilgilerine erişilebileceğini görmek şaşırtıcı olsa da bu durum içinde bulunduğumuz dijital çağın gerçeği.

Bizi yakından takip eden başkaları da var.

Akıllı telefonlar ve mobil uygulamalar artık hayatımızın ayrılmaz bir parçası. Akıllı telefonlarımızın olmazsa olmazı mobil uygulamalar indirildiklerinde çeşitli bilgilere erişim için izin istiyor ve çoğunlukla kullanıcıların erişim izni ayarlarını sonradan değiştirmesine olanak tanıyor. Fakat çoğumuz bu izinleri düşünmeden onaylıyor ve uygulamaları erişim iznini değiştirmeden kullanmaya devam ediyoruz. Böylece konum takibi, kamera erişimi, ses kaydı, arama geçmişine erişim, mesajlara erişim gibi pek çok bilginin paylaşımını da onaylamış oluyoruz. AppCensus tarafından kurulan AppSearch sitesi Android uygulamalarının kullanıcılara ait hangi bilgileri toplayıp, hangi şirketlerle paylaştığına dair detaylı bilgi sağlıyor. Sitede biraz vakit geçirdiğinizde çarpıcı sonuçlarla karşılaşmak kaçınılmaz oluyor. Sitede yer alan arama butonuna bazı hava durumu takibi ve deprem bilgilendirme uygulamalarını yazarak arattığınızda, bu uygulamaların lokasyon detayı başta olmak üzere kullanıcılara ait birçok bilgiyi 30’a yakın şirketle paylaştığını görebiliyorsunuz. Paylaşılan bu kullanıcı verileri, uygulama geliştiricileri için önemli bir getiri kaynağı teşkil ediyor. Öyle ki, konum bilgilerini analiz ederek perakendeci firmalara satan Cuebiq firması analistlerinden Bill Daddi, The New York Times’a 2018 yılında verdiği röportajda bir yıl içinde Goldman Sachs ve Nasdaq Ventures gibi önemli firmalardan o yıl içerisinde 27 milyon dolardan fazla yatırım aldıklarını altını belirtiyor.

Gizliliği koruyabilmek mümkün mü? Ve biz bunu istiyor muyuz?

Dijital çağda mahremiyetimizi koruyabilme konusunda hepimizin endişelendiği aşikar. Alabileceğimiz bireysel önlemlerin başında erişim izinlerini denetim altında tutmak ve/veya kazançlarını kullanıcı verilerinin satışı üzerinden sağlayan ücretsiz uygulamalar yerine veri gizliliğinin korunması konusunda nispeten daha hassas davranan ücretli platform ve uygulamaları tercih etmek geliyor. Çoğumuzun ilk seçenekle uğraşmaya üşenmesi ve ikinci seçenek konusunda da pek istekli olmaması bizi dijital çağın yeni fenomeni olan mahremiyet paradoksuyla baş başa bırakıyor. Bireylerin bilgi gizliliği konusunda oldukça endişeli olduklarını dile getirmelerine rağmen, bilgilerinin mahremiyetini korumak adına gerekli tedbirleri almaması ya da karşılığında sembolik de olsa kazanacakları bir şey olduğu sürece veri paylaşımına istekli olmalarından kaynaklanan tutum ve davranış ikilemine “mahremiyet paradoksu” adı veriliyor. Çalışmalar, bireylerin paylaşmaya razı olacaklarını beyan ettiklerinden çok daha fazla kişisel veriyi bilinçli ve gönüllü olarak paylaştığını gözler önüne seriyor. Dahası, araştırmalar kişisel bilgilerin toplanması ve kullanılmasından rahatsızlık duyduklarını dile getiren bireylerin çevrimiçi arama geçmişlerini Big Mac menü fiyatına eşdeğer ücret olan 7 Euro karşılığında paylaşmaya razı olduklarını gösteriyor. Sonuç olarak, içinde bulunduğumuz dijital çağda akıllı cihazların türlü nimetlerinden keyifle faydalananlar için mahremiyeti tamamen sağlayabilmek kolay görünmüyor. Ayrıca, “ürün bedavaysa, ürün sizsiniz” haklı klişesini aklımızda tutarak, gizliliği nispeten de olsa sağlamanın maddi maliyetini karşılamak konusunda istekli olup olmadığımıza karar vermemiz gerekiyor.

İlginizi Çekebilir

TÜM HABERLER